Enver Ziya Karal Osmanlı tarihi kaç cilt ?

Ilay

New member
Enver Ziya Karal Osmanlı Tarihi Kaç Cilt? Eserin Kapsamı, Tarih Anlayışı ve Farklı Kültürler Açısından Bir Okuma

Enver Ziya Karal’ın Osmanlı Tarihi Kaç Cilt? İlk Bakışta Basit, Aslında Önemli Bir Soru

Osmanlı tarihine merak salan birinin karşısına çıkan ilk sorulardan biri genellikle şu oluyor: “Enver Ziya Karal’ın Osmanlı Tarihi kaç cilt?” Kitapçı raflarında, sahaflarda veya kütüphane kataloglarında farklı baskılarla karşılaşınca konu biraz daha karmaşık görünebiliyor. Özellikle bazı ciltlerin birden fazla kitap halinde basılması, “dokuz cilt mi, on bir kitap mı?” sorusunu beraberinde getiriyor.

Kısa cevap şu: Enver Ziya Karal’ın Osmanlı Tarihi serisi toplam 9 cilttir ve eser bütünüyle 11 kitap halinde yayımlanmıştır. Ancak burada önemli bir ayrıntı var: Serinin ilk dört cildini İsmail Hakkı Uzunçarşılı, son beş cildini ise Enver Ziya Karal kaleme almıştır. Türk Tarih Kurumu ve TDV İslâm Ansiklopedisi kaynakları bu ayrımı açık biçimde ortaya koyuyor.

Dolayısıyla günlük kullanımda “Enver Ziya Karal’ın 9 ciltlik Osmanlı Tarihi” denilmesi yaygın olsa da, akademik açıdan daha doğru ifade, Uzunçarşılı ve Karal tarafından hazırlanan 9 ciltlik Osmanlı Tarihi serisinin V-IX. ciltlerinin Enver Ziya Karal’a ait olduğudur.

Peki bu ayrıntı neden önemli? Çünkü Karal’ın tarihçiliğini anlamak için yalnızca kitap sayısına değil, eserin hangi dönemi nasıl ele aldığına da bakmak gerekiyor.

Dokuz Cilt Nasıl Bir Tarih Yolculuğu Sunuyor?

Serinin ilk dört cildi Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan XVIII. yüzyılın sonlarına kadar uzanan dönemi ele alırken, Karal’ın kaleme aldığı V. ciltten itibaren özellikle modernleşme, reform, anayasal hareketler ve imparatorluğun son dönemleri üzerinde yoğunlaşılıyor.

Karal’ın bölümleri kabaca şöyle sıralanabilir:

V. Cilt: Nizâm-ı Cedid ve Tanzimat Devirleri (1789-1856)

VI. Cilt: Islahat Fermanı Devri (1856-1861)

VII. Cilt: Islahat Fermanı Devri (1861-1876)

VIII. Cilt: Birinci Meşrutiyet ve İstibdat Devirleri (1876-1907)

IX. Cilt: İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı (1908-1918)

Bu cilt bilgileri TDV İslâm Ansiklopedisi'nde ayrıntılı biçimde veriliyor. Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi de IX. cildi “İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı (1908-1918)” başlığıyla katalogluyor.

Burada ilginç olan nokta, serinin yalnızca Osmanlı hükümdarlarını ve savaşları anlatan kronolojik bir kitaplar bütünü olmamasıdır. Özellikle Karal’ın ciltlerinde devlet kurumları, diplomasi, anayasal gelişmeler, Avrupa devletleriyle ilişkiler ve reform arayışları önemli yer tutar.

Bu nedenle seriyi okurken “Osmanlı hangi savaşı ne zaman yaptı?” sorusunun yanında “Osmanlı neden reform yapma ihtiyacı hissetti?”, “Avrupa’daki dönüşümler Osmanlı yönetimini nasıl etkiledi?” ve “Toplum bu değişimlerden nasıl etkilendi?” gibi sorular da gündeme gelir.

Osmanlı’yı Sadece Osmanlı İçinden Okumak Yeterli mi?

Bence serinin en fazla düşünmeye sevk eden taraflarından biri burada ortaya çıkıyor. Osmanlı İmparatorluğu, yalnızca bugünkü Türkiye sınırları üzerinden anlaşılabilecek bir tarihsel yapı değildi.

İmparatorluğun farklı dönemlerinde Balkanlar, Anadolu, Arap coğrafyası, Kuzey Afrika, Kafkasya ve Ortadoğu arasında yoğun siyasi, ekonomik ve kültürel bağlantılar bulunuyordu. Dolayısıyla Osmanlı tarihini yalnızca İstanbul merkezli düşünmek, imparatorluğun çok merkezli yapısını eksik bırakabilir.

Örneğin Tanzimat reformlarını ele alırken yalnızca İstanbul’daki bürokratların düşüncelerine bakmak yeterli değildir. Aynı dönemde Avrupa’da ulusçuluk, anayasal yönetim, sanayileşme ve yeni hukuk anlayışları güçleniyordu. Balkanlar’daki farklı toplulukların siyasi talepleri de Osmanlı yönetiminin reform politikalarıyla doğrudan bağlantılı hale geliyordu.

Bu nedenle Tanzimat’ı yalnızca “Osmanlı’nın Avrupa’yı taklit etmesi” şeklinde okumak oldukça basit kalır. Bir tarafta Avrupa’daki siyasi ve ekonomik dönüşümler, diğer tarafta Osmanlı devletinin kendi içindeki mali, askeri ve idari problemleri vardı. Reformlar bu iki alanın kesişiminde şekillendi.

İşte burada küresel ve yerel dinamiklerin birlikte düşünülmesi gerekiyor.

Avrupa, Osmanlı ve Karşılıklı Etkileşim Meselesi

Osmanlı modernleşmesi söz konusu olduğunda sıkça “Batılılaşma” kelimesi kullanılır. Ancak bu kavramı tek yönlü bir etkileşim olarak görmek yanıltıcı olabilir.

Osmanlı aydınları Avrupa’daki gelişmeleri takip ediyor, Avrupa başkentlerinde diplomatik görev yapan kişiler yeni fikirlerle karşılaşıyor, gazeteler ve kitaplar aracılığıyla siyasal düşünceler Osmanlı toplumuna ulaşıyordu. Bununla birlikte Osmanlı Devleti de Avrupa devletlerinin diplomasi, ticaret ve hukuk politikalarını etkileyen önemli bir aktördü.

Örneğin 1856 Islahat Fermanı yalnızca Osmanlı iç siyasetinin ürünü değildi. Kırım Savaşı sonrasındaki uluslararası ortam, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti üzerindeki etkisi ve imparatorluk içindeki farklı toplulukların statüsü bu gelişmeyi anlamak açısından birlikte değerlendirilmelidir.

Buradan daha genel bir soru çıkıyor:

Bir devletin modernleşmesini yalnızca kendi iç dinamikleriyle açıklamak mümkün müdür?

Osmanlı örneği bunun oldukça zor olduğunu gösteriyor. Japonya’nın Meiji dönemindeki dönüşümü, Rusya’nın reform hareketleri, İran’daki anayasal hareket ve Avrupa’daki devletleşme süreçleriyle karşılaştırıldığında, farklı toplumların modernleşme baskılarına farklı cevaplar verdiği görülüyor.

Farklı Kültürlerde Benzer Sorular, Farklı Cevaplar

Osmanlı tarihini dünya tarihi içerisinde düşünmenin güzel taraflarından biri de farklı toplumlar arasındaki benzerlikleri ve ayrışmaları görebilmektir.

Japonya’da 1868 sonrasında merkezi devletin güçlendirilmesi, ordu ve eğitim sisteminin yeniden düzenlenmesi ve Batı teknolojisinin benimsenmesi hızlı bir dönüşüm oluşturdu. Osmanlı Devleti’nde ise reformlar daha uzun bir zamana yayıldı ve çok daha karmaşık bir imparatorluk yapısının içerisinde gerçekleşti.

Rusya’da da 19. yüzyıl reformları devletin askeri ve ekonomik kapasitesini artırma arayışlarıyla bağlantılıydı. İran’da 20. yüzyılın başındaki Meşrutiyet hareketi ise anayasal yönetim ve siyasal temsil taleplerini gündeme taşıdı.

Bu toplumların hepsinde “modernleşme” kelimesi kullanılabilir; fakat ortaya çıkan sonuçlar aynı değildir.

Çünkü modernleşme yalnızca teknolojinin veya kurumların aktarılması değildir. Toplumların tarihsel hafızası, dinî yapıları, ekonomik ilişkileri, sınıfsal dengeleri, yerel yönetimleri ve dış dünyayla ilişkileri de sonucu belirler.

Osmanlı örneğinde Müslümanlar, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Araplar, Türkler, Arnavutlar, Bulgarlar, Sırplar ve daha birçok topluluk aynı siyasi yapı içerisinde farklı deneyimler yaşadı. Bu nedenle “Osmanlı toplumu ne düşünüyordu?” şeklindeki tekil bir soru bile aslında dikkatle ele alınmalıdır. Hangi toplum? Hangi şehir? Hangi sosyal sınıf? Hangi dönem?

Kadınlar, Erkekler ve Tarih Anlatısındaki Dengesizlik

Karal’ın eserini değerlendirirken dönemin tarih yazımının önemli bir özelliğini de hesaba katmak gerekiyor. Klasik siyasi tarih anlatıları çoğunlukla hükümdarlar, sadrazamlar, diplomatlar, askerler ve devlet adamları üzerinden ilerler. Bu kişilerin büyük bölümünün erkek olması, tarih anlatısında erkeklerin siyasi ve bireysel başarılarının daha görünür hale gelmesine neden olabiliyor.

Buna karşılık kadınların tarihsel etkisi çoğu zaman aile, saray, eğitim, hayır kurumları, mahalle, ticaret, kültür ve toplumsal ilişkiler gibi alanlarda ortaya çıktığı için siyasi tarih kitaplarında daha az görünür olabiliyor.

Ancak buradan “erkekler bireysel başarıya, kadınlar ise yalnızca ilişkilere önem verir” gibi kesin bir sonuca ulaşmak doğru olmaz. Böyle bir yaklaşım hem kadınları hem erkekleri klişelere hapseder.

Daha dengeli bir yaklaşım şu olabilir: Toplumların kadınlara ve erkeklere biçtiği roller, hangi tür başarıların görünür kabul edildiğini etkileyebilir.

Örneğin bir Osmanlı erkek bürokratının devlet kademelerinde yükselmesi doğrudan siyasi tarih içerisinde kayda geçerken, aynı dönemde bir kadının vakıf kurması, eğitim faaliyetlerine destek vermesi, aile ağları üzerinden ekonomik ilişkileri yürütmesi veya kültürel üretime katkıda bulunması farklı bir tarihsel kaynak grubunda karşımıza çıkabilir.

Dolayısıyla mesele biyolojik bir “kadın-erkek farkı”ndan ziyade, toplumların bireylere sunduğu roller ve tarihçilerin hangi faaliyetleri kayda değer gördüğüyle ilgilidir.

Burada kendimize şu soruyu sormak oldukça faydalı:

Bir toplumda yalnızca devlet yöneticilerinin başarılarını kaydedersek, o toplumun gerçek tarihinin ne kadarını görebiliriz?
 
Üst